Kamu personeli, ülkemizdeki yasal terimiyle devlet personeli demektir; tam olarak ise devlet memurudur. Başka bir deyişle, kamu personeli çoğu zaman farklı anlamlar yüklenerek kullanılan terimle “kamu hizmeti gören” kişiler değildir. Örneğin taksiciler, özel okulda ya da özel hastanede çalışan kimseler için de “kamu hizmeti gördükleri” söylenir. Oysa gerçekte, devlet idaresi dışında şirketlerde ya da serbest mesleklerde çalışan kimseler kamu hizmeti değil, olsa olsa en çok “toplumsal hizmet” görürler. Zaten bu nedenle bunlara “kamu personeli” demek kimsenin aklına gelmez.
Kamu (devlet) personeli asıl olarak “memur”dur. Devletin doğrudan üretim sektörlerinde yer alması nedeniyle kamu iktisadi işletmeleri arttıkça, “işçi” adı verilen ikinci bir statü daha doğup genişlemiştir. Devlette işçilik, süresi belirsiz sözleşmelerle çalışmak anlamına geldiği için, özel sektörde işçilikten her zaman farklı olmuştur. Kamu iktisadi teşebbüslerinin işçileri, sözleşmelerinin kendine özgülüğü sendikal haklarla birleşince, ülkemizin çalışma dünyasını bir anda yükseltmişlerdir.
Memur ve işçi statülerinden oluşan yalın ve açık istihdam sistemi, zamanla ama en çok neoliberal politikaların genel yıkıcı etkileri altında sarsılmaya başladığından bu yana hem gücünden hem anlamından çok şey yitirmiştir demek yanlış olmaz. Öncelikle devlette işçilik özelleştirme politikalarıyla önemsiz bir büyüklüğe doğru daraltılırken, memurluğun ise iç bütünlüğü parçalanmıştır. 1980’li yıllarda kadro karşılığı olan ve olmayan sözleşmeli statü uygulamalarıyla, 2000’li yıllarda memurlukta uzmanlık ve kariyer uzmanlığı gibi çeşitlemelerle memurluk, yapısı ve anlamıyla iç bütünlüğünü yitirmiştir.
Devlet memuru kendini “kamu çalışanı” olarak gördükçe, onu özel sektördeki “çalışan”dan ayırt etmek güçtür. Her ikisi de emeğini “kiralar” ya da “satar”, böylece geçimini sağlar. Buna göre devlet memurluğu da özel sektörde çalışmak da aynı amaçla yapılan bir “iş”tir: Geçimini sağlamak. Bu bireysel amaç, işin iyi görülmesini sağlamaya yettiği sürece sorun olmayacaktır. Yetmediğinde ise çalışan kimseler “iş doyumu”, “bireysel performans-başarım”, “kalite çemberi”, “kurum kültürü”, “takım çalışması”, “ekip ruhu”, “etik”, “değer”, “kamu değeri” gibi geçim kaygısının çok ötesinde yönetsel araçlarla güdülenmeye çalışılırlar. Nitekim neoliberal dönem, özel sektörde kullandığı bu “postmodern kırbaçları” kamu sektörüne, devlete de taşımıştır. Lastik üreten fabrikalarla çocuk ve genç yetiştiren kreşler ve okullar aynı anda kalite çemberleşmeleri içine alınmış, yapılan işin niteliğine aldırış edilmeden her yerde aynı ölçülerle “performans” aranmaya başlanmıştır.
Devlet memurluğu ve kamu işçiliğini çözme sürecinde yükselen zihniyet, neredeyse hiddetli bir inatla sürdürdüğü bu uygulamaların başarısız sonuçlanmasıyla birlikte, tuzun suda çözünüp gitmesi gibi eriyip gitmiş; ne var ki suyu da içilmesi ve kullanılması pek güç bir şap hâline dönüştürmüştür. Günümüzde hem kamu hem özel sektör “çalışanı”, teknolojiyle tehdit edilir durumdadır: Robotlar çağı, ileri teknoloji ve yapay zekâ, onlara gerek duyulmasına son verecektir.
Eğer “devlet memuru”nun geçimi için iş gören bir “çalışan”dan farkı yoksa, hep beraber robotlar çağı üzerine kafa yormakla yetinebiliriz. Yok, eğer şimdiye kadar yapılan yanlıştan dönülürse; kamu personelinin özel sektörün “piyasa”sından farklı bir kutba, yani “devlet” olgusuna baktığı hatırlanırsa, robotlar çağı bizim için bir ayrıntıya dönüşür.
Kamu personeli —devlet memurluğu— bütün bir toplumun geçmişten geleceğe yönelmiş hareketini taşıyan devlet bünyesine aittir. Bu personelin örgütlendiği sendikalar da basitçe “çalışanların birliği” olmaktan daha fazla bir şeydir.
Her şeyden önce kamu personeli olmak, kamu hizmetine girmek, Anayasa bakımından sıradan bir “çalışma hakkı”ndan daha fazlasıdır. Anayasa, kamu hizmetine girmeyi “siyasal hak ve ödevler”den biri olarak kurmuştur. Bir kez daha söylersek, her yurttaş “sosyal ve ekonomik haklar” kapsamında “çalışma ve sözleşme hürriyeti”ne sahiptir (Madde 49). Ancak kamu hizmetine girme hakkı bundan daha fazlasıdır; “siyasal haklar ve ödevler”den biri olarak her yurttaş “kamu hizmetine girme hakkı”na sahip kılınmıştır (Madde 70). Kısacası memurluk ve memur sendikacılığı, “geçim meselesi”nin üzerinde, siyasal düzleme ait bir dünyada nefes alıp vermek demektir.
Konunun doğasıyla ilgili olarak Anayasa’dan başka, yaşamın kendisi de sağlam ipuçları verir. Uzun zamandır ve bugün olduğu gibi “memur sayısı çok fazla!” mottosuyla yürütülen devlet tasfiye hareketi, yalnızca memurların işlerinden edilmeleri anlamına gelmez. Tasfiyecilerin propagandalarına karşı memurları bireysel olarak savunmak hiçbir şey ifade etmez. Türkiye’nin 3,5 milyon civarındaki memur sayısı OECD ülkelerine kıyasla hâlâ çok düşüktür. Üstelik bunlar, anlatıldığı gibi bürolarda oturup kayıt-evrak işi yapanlar değildir. Memurların üçte biri, kabaca 1 milyonu, öğretmenlerden oluşur. Ülkenin 922 ilçesine yayılmış 60 bin okulda milyonlarca çocuk yetiştiren insanlardır. Bir o kadar devlet memuru da, diğer üçte birlik bölüm, devlet hastanelerinde çalışan sağlık görevlileridir. Tümü devlet memuru olan güvenlik görevlisi polisler, esenlik görevlisi itfaiyeciler ve zabıtalar, orman memurları, imamlar… Bunların hiçbiri Ankara’da bürolarda oturup kayıt-evrak işlerine gömülmüş kimseler değildir.
Kısacası “memur sayısı çok fazla” demek, devletin halkına karşı vazgeçilmez görevlerinden olan eğitim ve sağlık hizmetleri başta olmak üzere temel ve zorunlu halk hizmetlerinden el çekmesini istemek demektir. Bunun birinci somut sonucu, devlet hizmetlerini özelleştirmekten başka bir şey olmaz. Oysa özelleştirmeciliğin toplumun sorunlarını gidermekten çok artırdığı, son otuz yıllık deneyimimizle sabittir. İkinci sonuç ise, nasıl yaşamak istediğimizle ilgili çok temel bir tercih üzerinde düşünme fırsatını yitirmek ya da kısaca oyuna getirilmek olabilir.
Günümüzde iyice yaygınlaştığını gözlemlediğimiz bu kanı -kamu personelini, devlet memurluğunu ve onun sendikal örgütlenmesini “geçim meselesi” olarak kabul eden görüş- yaşamsal bir hatadır.
Memur sendikaları, “devlet memuru fazla” diye bağıran devlet tasfiyecilerine karşı siyasal hak alanımızı korumak gibi büyük bir ödev yüklenmiş durumdadır. Kendi varlık nedenlerinin hem memur hem sendika olarak yalnızca bir “geçim meselesi” olmadığını; aksine toplumun temel yaşam tercihlerini karartan neoliberal siyasetlerle mücadele etmek olduğunu göstermek, yüklendikleri ödevler içinde belki de en önemlisi ve en ağırlısıdır.
Kısacası devlet memurluğu yalnızca bir “çalışanlık” değil, halk ve yurttaşlık için yüklenilmiş temel bir “ödev”dir. Bu doğayı unutturma gayretinde olan siyasetlere fırsat vermemek, hepimizin iyiliğine olur.