MEVZUAT/KARARLAR

Emsal AYM kararları

Çeşitli Sağlık Kuruluşlarında Belirli Sürelerin Üzerinde Tutulan Nöbetler İçin Ücret Ödenmemesini Öngören Kurala İlişkin İtiraz Başvurusu Hakkında Karar

Anayasa Mahkemesi 26/11/2025 tarihinde E.2025/89 numaralı dosyada, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 5947 sayılı Kanun’un 10. maddesiyle değiştirilen ek 33. maddesinin birinci fıkrasının üçüncü cümlesinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.

İtiraz Konusu Kural

İtiraz konusu kuralda, çeşitli sağlık kuruluşları itibarıyla ancak belirli saatlere kadar tutulan nöbetler bakımından ücret ödeneceği, bu sürelerin üzerinde nöbet tutulmasının gerekli olması durumunda ücret ödenmeyeceği öngörülmektedir.

Başvuru Gerekçesi

Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralla, ilgili sağlık personelinin tuttuğu nöbete ilişkin olarak yapılacak ücret ödemesinin belirli bir süreyle sınırlandığı, bu süre üzerinde nöbet tutulsa dahi sağlık personeline buna ilişkin bir ücret ödenmeyeceğinin öngörüldüğü, bu durumun hukuk devleti ilkesini, zorla çalıştırma yasağını ve mülkiyet hakkını ihlal ettiği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Mahkemenin Değerlendirmesi

Anayasa Mahkemesi 25/1/2023 tarihli ve E.2022/97, K.2023/13 sayılı kararında, 657 sayılı Kanun’un ek 33. maddesinin üçüncü fıkrasının, ücretlendirilebilecek toplam icap nöbeti süresini aylık 120 saatle sınırlayan ikinci cümlesini Anayasa’nın 18. maddesine aykırı görerek iptal etmiştir.

Anılan kararda, alanında uzman olan kişilerin uzmanlık alanlarıyla ilgili olmak ve aşırı külfet yüklememek kaydıyla birtakım hizmetlerle yükümlü kılınmasının zorla çalışma veya angarya olarak değerlendirilemeyeceği ancak bu kişilere ölçüsüz külfet yüklenmesi durumunda Anayasa’nın 18. maddesinin sınırlarının aşıldığı sonucuna varılabileği belirtilmiştir. Ölçüsüz külfet yüklenip yüklenmediğinin tespitinde ise kişilere ücret ve benzeri menfaatlerin sağlanıp sağlanmadığının ve yapılması zorunlu kılınan hizmetin mesleki gelişim ve kariyerlerine katkısının bulunup bulunmadığının gözönünde bulundurulması gerektiği ifade edilmiştir.

Bu kapsamda ilk olarak icap nöbetinin, statü hukukuna tabi olarak çalışan kamu görevlilerinin bulundukları statünün gereği olarak yerine getirdikleri bir görev olması nedeniyle makul kabul edilebileceği; mesai saatleri dışında, gece boyunca ve hafta sonlarında görev icabı çağrılabileceklerinin öngörülebilir olduğu ve bu hizmetlerin memurların ve sözleşmeli personelin mesleki faaliyetlerinin kapsamı dışında sayılamayacağı tespit edilmiştir.

Söz konusu kararda ayrıca sağlık hizmetlerinin kesintisiz yürütülmesinin Anayasa’nın 56. maddesi kapsamında devlete yüklenen pozitif yükümlülüklerden olduğu, sağlık çalışanlarının icap nöbeti tutma ödevi altında bulunmasının tek başına Anayasa’nın 18. maddesine aykırı olmadığı belirtilmiştir. Ancak bu hizmetlerin dinlenme hakkını ortadan kaldırmaması gerektiği, zorunlu hâllerde getirilen nöbet yükümlülüğünün uygun bir ücretle telafi edilmesinin kamu yararı ile sağlık personelinin menfaatlerinin dengelenmesi bakımından uygun bir yol olduğu ifade edilmiştir. Bu kapsamda icap nöbetine üst sınır getirmeyen ve söz konusu sınırın zorunlu hâllerde aşılması durumunda bu fazla çalışmayı telafi edecek bir ücret ödenmesini güvence altına almayan hükmün Anayasa’nın 18. maddesine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.

İtiraz konusu kuralla da çeşitli sağlık kuruluşları itibarıyla ancak belirli saatlere kadar tutulan nöbetler bakımından ücret ödeneceği, bu hâliyle kuralın Anayasa’nın 18. maddesinin gerekliliklerini karşılamadığı ve sağlık çalışanlarına orantısız bir külfet yüklediği anlaşılmıştır. Bu itibarla kural yönünden Anayasa Mahkemesinin anılan kararından ayrılmayı gerektirir bir husus bulunmadığı belirtilmiştir.

Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.

Sürekli İşçi Kadrosuna Geçirilen İşçilerin Yer Değiştirmelerine İmkân Tanımayan Kurala İlişkin İtiraz Başvurusu Hakkında Karar

Anayasa Mahkemesi 26/11/2025 tarihinde E.2025/100 numaralı dosyada, 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye 7079 sayılı Kanun’un 118. maddesiyle eklenen geçici 23. maddenin beşinci fıkrasının birinci cümlesinde yer alan “…çalıştırıldıkları teşkilat ve birimde…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, iptal hükmünün kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar vermiştir.

İtiraz Konusu Kural

İtiraz konusu kuralın da yer aldığı maddenin beşinci fıkrasının birinci cümlesinde, sürekli işçi kadrolarına geçirilenlerin birinci fıkrada öngörülen şartları taşıdıkları sürece ve çalıştırıldıkları teşkilat ve birimde geçiş işlemi yapılmadan önceki ihale sözleşmesi kapsamındaki hizmetleri yürütmek üzere istihdam edilebilecekleri öngörülmüştür. Söz konusu cümlede yer alan “…çalıştırıldıkları teşkilat ve birimde…” ibaresi itiraz konusu kuralı oluşturmaktadır.

Başvuru Gerekçesi

Başvuru kararında özetle; itiraz konusu kuralla sürekli işçi kadrosuna geçirilen işçilerin yer değiştirmelerinin kategorik olarak engellendiği, başka bir ifadeyle anılan işçilerin farklı bir il veya bölgeye nakillerine imkân tanınmadığı, bu nedenle yer değişikliği taleplerine ilişkin olarak verilen kararlar bağlamında işverenin yönetim yetkisinin yargı mercilerince denetlenemediği, ayrıca kuralla 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin (KHK) geçici 23. maddesine göre istihdam edilen işçilerin sürekli işçi kadrosunda çalışan diğer işçilere göre güvencesiz duruma getirildiği ve bu suretle eşitlik ilkesinin ihlal edildiği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür.

Mahkemenin Değerlendirmesi

Anayasa’nın 49. maddesinde sosyal devlet ilkesinin çalışma hayatındaki görünümü olan devletin çalışanları koruma yükümlülüğüne ilişkin özel bir güvence öngörülmüştür. Bu kapsamda iş sözleşmesinin zayıf tarafı olan işçinin korunmasına yönelik düzenlemelerin öngörülmesi suretiyle işçi-işveren ilişkilerinde dengenin sağlanması devletin çalışma hakkına ilişkin pozitif yükümlülüklerinin bir gereğidir.

İtiraz konusu kuralda söz konusu işçilerin sürekli işçi kadrosuna geçiş işlemi yapılmadan önce çalıştırıldıkları teşkilat ve birim dışında görevlendirilmelerine imkân tanınmadığı anlaşılmaktadır. Başka bir ifadeyle kural uyarınca anılan işçilerin yer değişikliğine ilişkin taleplerinin işverence kabul edilmesi mümkün değildir.

375 sayılı KHK’nın geçici 23. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen kurum, kuruluş ve idareler ile söz konusu madde uyarınca sürekli işçi kadrosuna geçirilen işçiler arasında özel hukuk ilişkisinin bulunduğu ve bu ilişki kapsamında ilgili kurum, kuruluş ile idarelerin işveren sıfatını haiz olduğu açıktır. Madde uyarınca sürekli işçi kadrosuna geçirilen işçilerin bu kadroda istihdam edildikleri süreçte yer değişikliği talep etmelerini gerektirecek belirli nedenlerin ortaya çıkabileceği açıktır. Genel anlamda işçilerin yer değişikliği taleplerinin değerlendirilmesi işverenlerin iş hukuku bağlamında sahip oldukları yönetim yetkisi kapsamında kalmaktadır.

4721 sayılı Türk Medenî Kanunu ile 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun ilgili hükümleri uyarınca işverenin işçinin yer değişikliğini değerlendirme bağlamında sahip olduğu yönetim yetkisini dürüstlük kurallarına uygun şekilde kullanması ve bu kapsamda alacağı kararda işçiyi gözetme borcunu gözönünde bulundurması gerektiği kuşkusuzdur. Bu itibarla iş ve kadro durumunun imkân tanıması durumunda işçinin makul görülebilecek nedenlere dayanan yer değişikliği talebinin ilgili işverence karşılanmasının mümkün olmadığı söylenemez.

Diğer yandan kamu kurum, kuruluş ve idarelerinde çalıştırılan işçilerin yer değişikliği taleplerinin reddedilmesinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda işverenin yönetim yetkisini dürüstlük kuralı ve işçiyi gözetme borcuna uygun şekilde kullanıp kullanmadığının yargı mercilerince denetlenmesi mümkündür. Nitekim Yargıtay uygulamasında yargı mercilerinde işçinin yer değişikliği talebinin reddine yönelik işlemin iptal edilmesinin ya da yer değişikliğinin sağlanması gibi icrai nitelikte karar verilmesinin mümkün olmadığı ancak söz konusu işlemin hukuka aykırı olup olmadığının tespitine ilişkin karar verilebileceği ve işçinin yer değişikliği talebinin reddine yönelik işlemin hukuka aykırılığının tespit edilmesini talep etmekte hukuki yararının bulunduğu kabul edilmektedir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, E.2024/14198, K.2025/1316, 10/2/2025).

Bununla birlikte kural söz konusu KHK’nın geçici 23. maddesi kapsamında sürekli işçi kadrosuna geçirilen işçilerin herhangi bir nedenle yer değiştirmelerine imkân tanımamakta, başka bir deyişle anılan işçilerin yerlerinin değiştirilmesine mutlak bir yasak getirmektedir.

Kural, ilgili teşkilat ve birimdeki işleyişin aksamasını önlemek amacıyla öngörülmüş ise de işçilerin yer değişikliği taleplerinin karşılanmasının her durumda anılan işleyişin bozulmasına neden olacağı söylenemez. Başka bir ifadeyle ilgili teşkilat veya birimin iş ve kadro durumunun işçinin yer değişikliği talebinin karşılanmasına engel oluşturmaması mümkündür.

Bu itibarla işçilerin makul nedenlere dayanan yer değişikliği taleplerinin işverence iş ile kadro durumu çerçevesinde değerlendirilmesine ve bu kapsamda alınacak kararların hukuka uygunluğunun yargı mercilerince denetlenmesine imkân tanımayan kuralın devletin çalışanların korunmasına yönelik yükümlülükleriyle bağdaşmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.

FETÖ/PDY ile İltisakları ve İrtibatları Oldukları Değerlendirilerek Kamu Görevinden ya da Meslekten Çıkarılmaları Nedeniyle Yapılan Başvurulara İlişkin Kararlar

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 20/11/2025 tarihinde B.K. (B. No: 2023/38927) başvurusunda Anayasa'nın 15. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine, 25/9/2025 tarihinde Sinan Ulu (B. No: 2023/57158) ve 20/11/2025 tarihinde Sümeyra Bakla (B. No: 2023/46215) başvurularında Anayasa'nın 15. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkının ihlal edilmediğine; başvuruların masumiyet karinesine yönelik kısımlarının ise açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.

Olaylar

Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen Fetullahçı Terör Örgütü ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) ile iltisakları yahut irtibatları olduklarından bahisle kamu görevinden ya da meslekten çıkarılmasına karar verilen başvurucuların, bu kararların kaldırılmasına yönelik talepleri reddedilmiştir. Bunun üzerine başvurucular, söz konusu işlemlerin iptali talebiyle idari yargıda dava açmıştır. İdari yargı mercileri, işlemlerin iptali talebiyle açılan davaların reddine karar vermiş, bu kararlara ilişkin temyiz başvurularının reddedilmesi üzerine kararlar kesinleşmiştir.

İddialar

Başvurucular; devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibatları oldukları gerekçesiyle kamu görevinden ya da meslekten çıkarılmaları nedeniyle özel hayata saygı haklarının, idari yargı mercilerince ceza mahkemesi kararına dayanılarak davanın reddine karar verilmesi/kesinleşmiş bir ceza mahkemesi kararı olmadan kamu görevinden çıkarma kararı verilmesi nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Mahkemenin Değerlendirmesi

A. Özel Hayata Saygı Hakkının İhlal Edildiğine İlişkin İddiaların İncelenmesi

1. B.K. Başvurusu Yönünden

Kişiler hakkında ortaya konulan farklı nitelikteki olay, olgu, bilgi veya belgeler idari ve yargısal makamlar tarafından dikkate alınıp FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibat bağlamında bir sonuca varılırken şüphesiz ilgililer hakkındaki beyanlardan ya da tanık ifadelerinden yola çıkılabilir. FETÖ/PDY'nin yapısal olarak çok sayıda kişiyi sistemine dâhil ettiği ve FETÖ/PDY ile iltisaklı kişilerin küçük gruplar hâlinde de olsa etkileşim hâlinde oldukları, ayrıca zaman zaman eylemleri ve tutumlarıyla FETÖ/PDY ile irtibatlı oldukları konusunda dış dünyada görünür olabildikleri, bu durumun ilgililerin yakın ve sosyal çevresi tarafından gözlemlenebilir hâle gelebildiği dikkate alındığında tanık ifadelerinin önemi daha da artmaktadır.

Diğer yandan FETÖ/PDY ile iltisaklı ve irtibatlı olma durumundan hareketle anayasal düzene sadakat bağının ortadan kalkmasıyla ilgili olarak duyulan şüphenin ilgili kişiden kaynaklanan bir sebebe dayanan, ciddi, önemli ve somut nitelikteki objektif olay ve vakıalarla desteklenmiş olduğunun söylenebilmesi için anılan beyanlara dair bir nitelik incelemesi yapılması gerekmektedir. Öyle ki bu konuda beyanda bulunan ifade sahiplerinin hakkında beyanda bulundukları kişilere yönelik görgüye ve bilgiye dayanmayan duyumlarının somut ve objektif nitelikte olduğu kural olarak söylenemeyecektir. Görgüye ve bilgiye dayanan beyanlar söz konusu olduğunda ise bu nevi beyanların içeriği dikkate alınmalıdır. Bunun yanında söz konusu beyanlar tutarlı olmalı, varsa diğer delillerle karşılaştırıldığında çelişki içermemelidir. Nitekim tesadüfi sayılabilecek ya da iltisak ve irtibatın varlığını ortaya koyabilecek niteliği haiz olmayan bir olayın ya da vakıanın, ilgili kişinin anayasal düzene sadakat bağının ortadan kalktığına ilişkin ciddi, önemli ve somut nitelikteki objektif deliller kapsamında nitelendirilemeyeceği kabul edilmelidir.

Bununla birlikte özel hayata saygı hakkına yönelik müdahalenin Anayasa'nın 15. maddesi bağlamında durumun gerektirdiği ölçüde olabilmesi için FETÖ/PDY ile irtibatlı veya iltisaklı olmanın ve bu suretle demokratik anayasal düzene sadakat bağının ortadan kalkmasının ciddi ve objektif nedenlerinin başvurucunun ve kamunun menfaatlerini de dengeleyecek şekilde yeterli gerekçeyle idari ve yargısal makamlar tarafından ortaya konulması gerekir. Anılan gereklilik irtibat ve iltisak kavramlarının içeriğinin kişiye ilişkin bir profilin çıkarılmasıyla doldurulabilir, somutlaştırılabilir olmasının da bir sonucudur. Nitekim Danıştayın konu ile ilgili olarak verdiği bazı kararlarda kişilerin FETÖ/PDY ile bağlantı hususunda somut verilere dayanmayan, yalnızca kişisel kanaat ve tahmine dayalı tanık beyanlarını FETÖ/PDY ile iltisakı ve irtibatı ortaya koymak konusunda yeterli bulmadığı görülmüştür.

Bahse konu tedbirlerin Anayasa'nın 15. maddesine göre durumun gerektirdiği ölçüde olup olmadığı yargısal makamlar tarafından açıklanan gerekçelerden hareketle incelenmiştir. Bu bağlamda somut başvuruda; davanın reddine gerekçe olarak alınan ifadelerden biri başvurucunun savcıların abisi olarak bahsedilen Y.B.nin evine sıklıkla gelip gittiğine, diğeri ise açığa alınan üç kişi ile samimiyetinin bulunduğuna yöneliktir. Öncelikle ifade sahibinin bahse konu samimiyetin örgütsel bir bağdan kaynaklanıp kaynaklanmadığını bilmediğini dile getirdiğini belirtmek gerekir. Bunun yanında Y.B.nin savcıların abisi ya da FETÖ/PDY yapısı içinde savcılardan sorumlu kişi olduğuna ilişkin bir belirleme söz konusu olmadığı gibi Y.B.nin evinde örneğin sohbet adı altında iltisak ve irtibatın varlığını ortaya koyabilecek nitelikteki toplantıların yapıldığına yönelik de beyanın bulunmadığı görülmektedir. Bu bağlamda yukarıda aktarılan ilkelerden hareketle söz konusu beyanların içeriği gözönüne alındığında beyanlarda yer alan olay, olgu ve bilgilerin iltisak ve irtibatın varlığını ortaya koyabilecek ve tesadüfi olma ihtimalini bertaraf edecek niteliği haiz olduğu söylenemez.

Netice itibarıyla idari ve yargısal makamların başvurucunun darbe teşebbüsünün faili olan FETÖ/PDY ile irtibatlı ve iltisaklı olduğunu, bu suretle anayasal düzene sadakatinin ortadan kalktığını ilgili ve yeterli gerekçelerle ortaya koyduğu söylenemez. Dolayısıyla başvurucunun meslekten çıkarılması ile ortaya çıkan özel hayata saygı hakkına yönelik müdahalenin olağanüstü hâl (OHAL) koşullarında durumun gerektirdiği ölçüde olmadığı sonucuna varılmıştır.

Anayasa Mahkemesi, açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkına yönelik müdahalenin Anayasa'nın OHAL döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen 15. maddesindeki ölçütlere uygun olmadığına, başvurucunun özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.

2. Sümeyra Bakla ve Sinan Ulu Başvuruları Yönünden

Danıştay ve Yargıtay kararlarında da ortaya konulduğu üzere FETÖ/PDY yapılanmasında sohbet olarak tanımlanan toplantılarda örgüt lideri Fetullah Gülen'in kitaplarını okuma, sesli ve görüntülü kayıtlarını dinleme ve izleme, yine örgüte ait yayın ve yayımlardaki yazıları okuma ve videoları izleme, ayrıca örgüt içi talimat ve telkinlerin iletilmesi şeklinde birtakım faaliyetlerin gerçekleştirildiği anlaşılmıştır. Bu konuda beyanlarda bulunanların ifadelerine ve bu doğrultuda yargısal makamlar tarafından yapılan tespitlere göre FETÖ/PDY tarafından organize edilen sohbet adı altındaki bu toplantıların örgüt liderine ilişkin olağanüstü kişilik bilincinin aşılanması, katılanlarda kutsal dava fikrinin yerleştirilmesi, kişilerin bu doğrultuda yetiştirilmesi, grup aidiyetinin sağlanması, bağlılık, güven ve örgüte sadakatin oluşturulması gibi bazı fonksiyonel özellikleri vardır. Yine bu toplantıya katılanlardan himmet adı altında örgüte finansal destek temin edildiği de bazı ifadelere yansımıştır. Netice itibarıyla yargısal makamlar tarafından yapılan tespitlerden hareketle örgüt tarafından sohbet olarak adlandırılan ve belirtilen nitelikte düzenlenen toplantıların tertibine iştirakin veya olayın özelliğine göre salt katılımın FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibatı ortaya koyabilecek nitelikte olabileceği sonucuna ulaşılmıştır.

Bu durumda sohbet adı altında düzenlenen bu toplantıların niteliği gözönüne alındığında olgusal olarak bahse konu toplantılara yönelik olarak belirtilen faaliyetler kişilerin FETÖ/PDY ile iltisaklı ve irtibatlı olduğuna ilişkin bir unsur olarak değerlendirilebilir. Bu kabulle birlikte söz konusu toplantıları organize etme şeklindeki eylemin ise kişilerin FETÖ/PDY ile iltisaklı ve irtibatlı olduğuna yönelik bir unsur olarak değerlendirilmesi evleviyetle mümkündür.

Diğer yandan FETÖ/PDY ile iltisaklı ve irtibatlı olma durumundan hareketle anayasal düzene sadakat bağının ortadan kalkması bağlamında bir kamu görevlisinden duyulan şüphenin kamu görevlisinden kaynaklanan bir sebebe dayanan, ciddi, önemli ve somut nitelikteki objektif olay ve vakıalarla desteklenmiş olabilmesi için anılan toplantılara katılıma yönelik de bir nitelik incelemesi yapılmalıdır. Öyle ki bu konuda beyanda bulunan ifade sahiplerinin hakkında beyanda bulundukları kişilerin toplantılara katıldığına veya bu toplantıları organize ettiğine yönelik görgüye ve bilgiye dayanmayan duyumlarının somut ve objektif nitelikte olduğu kural olarak söylenemeyecektir. Görgüye ve bilgiye dayanan beyanlar söz konusu olduğunda ise bu nevi beyanların içeriği dikkate alınmalıdır. Bunun yanında söz konusu beyanlar tutarlı olmalı, varsa diğer delillerle çelişmemelidir. Nitekim bahse konu toplantılara katılım bağlamında tesadüfi sayılabilecek bir olayın ya da vakıanın, kamu görevlisinin anayasal düzene sadakat bağının ortadan kalktığına ilişkin ciddi, önemli ve somut nitelikteki objektif deliller kapsamında nitelendirilemeyeceği kabul edilmelidir.

Öte yandan ceza mahkemeleri bir suçun maddi ve manevi tüm unsurlarının oluşması, sanığın her türlü şüpheden uzak şekilde eylemi gerçekleştirmesi hâlinde mahkûmiyete karar vermektedir. İdare mahkemeleri ise bir idari işleme ilişkin yargılamada yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden inceleme yaparak işlemin hukuka uygun olup olmadığıyla ilgili bir sonuca ulaşmaktadır. Aynı olgudan hareketle her mahkemenin kendi yargı kolunun yargılama ilkeleri ve delil standardı kapsamında farklı değerlendirme yapabilmesi mümkündür. Bu bağlamda ilgililer hakkında bir suçtan verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ya da beraat kararı, ilgilinin FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibatının bulunup bulunmadığı yönünden farklı bir değerlendirme yapılmasına engel teşkil etmemektedir. Öte yandan FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibat yönünden inceleme yapacak olan idari yargı düzenindeki yargısal makamların, adli yargı düzeninde tespit edilmiş birtakım verileri veya olay, olgu, bilgi ya da belgeleri inceleyerek bunları iltisak ve irtibat kavramları bağlamında değerlendirmeye alması ve ceza yargısından farklı yorumlaması olağandır.

Bununla birlikte ceza yargılaması yürütülürken ilgili kişiler hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmış olmasının bu kişilerin FETÖ/PDY ile iltisaklı ve irtibatlı olması durumunu otomatik olarak ortadan kaldırmadığı belirtilmelidir. Başka bir anlatımla 5237 sayılı Kanun'da yer alan etkin pişmanlık müessesesi, belli suçlar yönünden failin pişmanlık göstermesi durumunda, hükmedilecek cezada indirim yapılması ya da cezaya hükmedilmemesi hâli olarak düzenlenmiştir. FETÖ/PDY yönünden örgüte üye olma, üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme veya örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme gibi suçlardan hakkında ceza kovuşturması yürütülmüş, pişmanlık göstermiş ve yargılama sonucunda etkin pişmanlık hükümleri uygulanmış kişilere ilişkin bu durumun örgütle iltisaklı ve irtibatlı olmadıklarına ilişkin bir sonuç doğurduğu kural olarak söylenemez. Nitekim FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibatın bulunması nedeniyle tesis edilen kamu görevinden çıkarma işlemi, adli suç veya disiplin suçu işlenmesi karşılığında uygulanan yaptırımlardan farklı olarak terör örgütleri ile millî güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen yapıların kamu kurum ve kuruluşlarındaki varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan olağanüstü tedbir niteliğinde bir yaptırımdır. Bu bağlamda ilgili kişilerin etkin pişmanlık göstermesinin ve eylemlerine yönelik olarak ikrarda bulunmasının bir sonucu olarak FETÖ/PDY ile iltisak ve irtibatının bulunması nedeniyle ortadan kalkmış olan anayasal düzene sadakat bağının tekrar kurulduğu doğrudan söylenemez. Bununla birlikte bu hususun yargısal makamlar tarafından ilgili ve yeterli gerekçelerle değerlendirilebileceği konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Netice itibarıyla geçmişteki eylemlerini ikrar eden kişilerin beyanlarından hareketle FETÖ/PDY ile irtibatlı ve iltisaklı oldukları ve demokratik anayasal düzene sadakat bağlarının ortadan kalktığı sonucuna ulaşan ve OHAL koşullarında işlem tesis eden kamusal makamların keyfî bir yaklaşım içinde olmadığı, ayrıca bu yönde uygulanan tedbirin durumun gerektirdiği ölçüde olduğu kabul edilebilir.

Somut olaylarda, idare mahkemeleri kararlarının gerekçelerinde yer alan ve başvurucular hakkındaki beyanlarla ortaya çıkmış olan eylemlerin ifade sahiplerinin beyanları bağlamında bölge adliye mahkemeleri kararlarında yer alan tespitlerle somutlaştığı görülmektedir.

Buna göre başvurucu Sümeyra Bakla’nın sohbet adı verilen örgütsel toplantılara katıldığına ilişkin olarak S.U.nun beyanları, bu toplantıları organize ederek başkalarının da katılımını sağladığına dair N.K.K., N.A.Y., H.T. ve E.A.nın ifadeleri bu tespitin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bunun yanında bölge adliye mahkemesi kararında yer aldığı üzere iki gizli tanığın başvurucunun abla olarak görev yaptığına ve himmet adı altında örgüte yardım topladığı hususundaki beyanlarına ilişkin tespit de yer almaktadır.

Başvurucu Sinan Ulu hakkındaki tanık beyanlarında ise başvurucunun sohbet adı altındaki örgütsel toplantılara katıldığı, ayrıca ilgilileri bu toplantılara çağırdığı, bu anlamda grup sorumlusu olarak görev yaptığı, bu toplantılarda burs, gazete aboneliği gibi isimler altında örgüte finansal destek sağlamaya çalıştığı şeklindeki hususlara yer verilmiştir.

Her iki başvurucu açısından da görgüye ve bilgiye dayalı olan bahse konu beyanlarda aktarılan olay ve vakıaların tesadüfi nitelikte olmadığı ve tutarlı olduğu gözönüne alınarak bunların anayasal düzene sadakat bağının ortadan kalktığına ilişkin ciddi, önemli ve somut nitelikteki objektif deliller olarak değerlendirilmesi kabul edilebilir.

Başvurucular hakkında ortaya konulan tespitler gözönüne alındığında, başvurucuların darbe teşebbüsünün faili olan FETÖ/PDY ile irtibat ve iltisak içinde olduğunu, bu suretle sadakat bağının ortadan kalktığını ilgili ve yeterli gerekçelerle kabul eden yargı mercilerince ulaşılan sonucun durumun gerektirdiği ölçüyle bağdaşmadığı söylenemez.

Somut olaylarda başvurucular, demokratik anayasal düzenin korunması bakımından kamu görevinden ilgili ve yeterli somut gerekçelerle çıkarılmış ancak özel sektörde çalışmalarını engelleyen herhangi bir ilave kısıtlamaya tabi tutulmamıştır. Bu konuda bir kısıtlamanın getirilmeyerek somut tehlikenin bertaraf edilmesi amacıyla hareket edildiği değerlendirilmektedir. Dolayısıyla bu tedbirin öngörülen amaç doğrultusunda ölçülü olmadığı da söylenemez.

Diğer taraftan AİHM'in rejim değişikliği gibi radikal bir dönüşümün olmadığı durumlarda da Sözleşme'deki güvencelere riayet edilmesi koşuluyla kamu görevlilerine yönelik olarak meslekten çıkarma ve kamu görevinden yasaklama dâhil bazı tedbirlerin alınabileceğini kabul ettiği vurgulanmalıdır. Nitekim Xhoxhaj/Arnavutluk ve Naidin/Romanya kararlarında AİHM, başvurucular hakkında tesis edilen kamu hizmetinden süresiz şekilde yasaklanmalarına ilişkin tedbirlerin ortaya konulan meşru amaçlarla uyumsuz ve orantısız olmadığı sonucuna varmıştır.

Öte yandan somut olaylarda ortaya çıkan uyuşmazlığın çözümüne imkân sağlamaya uygun yasal düzenlemelerin mevcut olduğu ve etkili şekilde işlediği görülmektedir. Nitekim yargılamalar safahatında dava dosyalarına sunulan ve başvurulara konu kararların gerekçelerini oluşturan tüm bilgi ve belgelerin başvuruculara tebliğ edildiği, bu bilgi ve belgelere karşı etkin bir şekilde beyanda bulunma imkânının sağlandığı görülmektedir. Bu bağlamda olağanüstü şartlarda hızlı ve basit usulde kamu görevinden çıkarma tedbirinin uygulanması gerekliliği dikkate alındığında somut olaylarda yargısal denetimin etkili bir şekilde işlemediği ve yargılamayı yürüten mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmadığı söylenemez. Sonuç olarak başvurucuların yargısal makamlar önünde delillerini sunduğu, iddiada bulunma ve savunma haklarını herhangi bir engellemeyle karşı karşıya kalmadan kullandığı, dolayısıyla yargılamalarda usule ilişkin güvencelerin sağlandığı anlaşılmıştır.

Neticede darbe teşebbüsünün faili olan FETÖ/PDY ile irtibat veya iltisak içinde olunduğunu göstermesi açısından yeterli kabul edilen gerekçelerin ilgili ve yeterli olduğu, somut başvuruların koşullarında alınan tedbirin OHAL’in ilanına neden olan tehdit veya tehlikeyi bertaraf etmeye elverişli, bunun için gerekli, ulaşılmak istenen amaç ile orantılı olduğu ve keyfîlik içermediği değerlendirilmiştir. Dolayısıyla eldeki başvurularda OHAL koşullarında durumun gerektirdiği ölçünün korunduğu sonucuna varılmıştır.

Anayasa Mahkemesi, açıklanan gerekçelerle Anayasa'nın 20. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkına yönelik müdahalenin OHAL döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen Anayasa'nın 15. maddesindeki ölçütlere uygun olduğuna ve başvurucuların özel hayata saygı hakkının ihlal edilmediğine karar vermiştir.

B. Masumiyet Karinesinin İhlal Edildiğine İlişkin İddiaların İncelenmesi

Somut olaylarda adli suç veya disiplin suçu işlenmesi karşılığında uygulanan yaptırımlardan farklı olarak terör örgütleri ile millî güvenliğe karşı faaliyette bulunduğu kabul edilen yapıların kamu kurum ve kuruluşlarındaki varlığını ortadan kaldırmayı amaçlayan olağanüstü tedbir niteliğinde meslekten çıkarma işlemleri tesis edilmiştir. İdari yargı mercilerince eldeki başvurulardan önce verilen kararlarda, bahse konu meslekten çıkarma işlemlerinin nedeni olarak kabul edilen devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen FETÖ ve/veya PDY ile iltisak ve irtibat içinde olma ölçütü çerçevesinde ve idare hukuku ilkeleri kapsamında değerlendirmelerde bulunulmuştur.

Ayrıca başvurucu Sümeyra Bakla’nın temyiz talebinin reddine hükmedilen Danıştay kararında, başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği gerekçesiyle hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve anılan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına (HAGB) karar verildiği ve itiraz edilmemesi üzerine söz konusu cezanın kesinleştiği hususu aktarılmıştır. Aktarılan hususun yeni ya da ek bir gerekçe olmadığı, ceza yargılamasındaki durumun Danıştay tarafından anılan karara aktarılmasından ibaret olduğu, ayrıca başvurucunun Danıştay kararında yer alan bu hususa yönelik bir şikâyetinin olmadığı vurgulanmalıdır. Kaldı ki başvurucunun masumiyet karinesi bağlamındaki şikâyetlerinin yargısal makamların kullandığı dile ilişkin değil, ceza yargılaması sonucunda verilen HAGB kararına dayanılarak idari yargılama safahatında davasının reddedildiği iddiasına yönelik olduğu akılda tutulmalıdır.

Sonuç itibarıyla kararlarda başvurucuların ceza yargılamalarında kendilerine isnat edilen eylemleri işlediği ve suçlu olduğu yönünde bir çıkarımda bulunulmadığı, kararlarda geçen ifadelerin gerek kullanılan dil gerekse bağlamı itibarıyla ceza hukuku anlamında ve teknik unsurlarıyla yargılamaya konu suça ya da bu suçun işlendiğine işaret etmediği anlaşılmıştır.

Anayasa Mahkemesi, açıklanan gerekçelerle başvuruların bu kısımlarının açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.

Anayasa'yı İhlal Suçu Kapsamında Yürütülen Yargılamada Tatbik Edilen Hukuk Kurallarının Öngörülemez Nitelikte Uygulandığı İddiasıyla Yapılan Başvuruya İlişkin Karar

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 18/9/2025 tarihinde, Fatih Bozkurt (B. No: 2023/16452) başvurusunda Anayasa'nın 38. maddesinde güvence altına alınan suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.

Olaylar

Başvurucu, bireysel başvuruya konu olayların geçtiği tarihte Kara Harp Okuluna (KHO) bağlı Dekanlık Öğretim Destek Şube Müdürlüğünde astsubay başçavuş olarak görev yapmaktadır.

Cumhuriyet Başsavcılığının (Başsavcılık) darbe teşebbüsü sırasında KHO’da gerçekleştirilen eylemlerle ilgili olarak yürüttüğü soruşturma kapsamında Anayasa’yı ihlal suçundan gözaltına alınan başvurucu, tutuklanmış ve daha sonra salıverilmiştir. İddianamede başvurucunun darbe girişimine yönelik faaliyetler kapsamında saat 23.00 sonrasında KHO’da gerçekleştirilen eylemleri organize eden İ.P. ve K.A.nın talimatı üzerine darbe faaliyetlerinde yer almak amacıyla KHO’ya gelmek, darbeye teşebbüs kapsamında başka birimlere nakillerin sağlandığı ve içinde herhangi bir güvenlik problemi olmayan KHO’ya yönelik nakiller esnasında dışarıdan gelecek sivil halka, polise ve darbe karşıtı askerlere karşı koymak için kendisine rastgele tevdi edilen silahı teslim almak ve okul içinde bulunup darbeyi yöneten grubun talimatları doğrultusunda darbeye kalkışma faaliyeti kapsamında kendisine tevdi edilecek görevleri (nizamiyelerde takviye kuvvet olarak görevlendirilme, nizamiyelerde nöbet tutma, okul içerisinde verilecek olası başka görevleri yerine getirme) beklemeye başlamak suretiyle üzerine atılı suçları işlediği belirtilmiştir.

Yapılan yargılama sonucunda ağır ceza mahkemesi (mahkeme), başvurucuya atılı eylemlerin bir bütün olarak Anayasa’yı ihlal suçuna yardım etme niteliğinde olduğu sonucuna ulaşmış ve başvurucuyu 12 yıl 6 ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Mahkeme kararına yönelik olarak aralarında başvurucunun da olduğu taraflar ile Başsavcılığın istinaf talepleri bölge adliye mahkemesi tarafından esastan reddedilmiştir. Anılan kararın temyiz edilmesi üzerine Yargıtay, verilen esastan ret kararını onamıştır.

İddialar

Başvurucu, Anayasa'yı ihlal suçundan hakkında yapılan yargılamada tatbik edilen hukuk kurallarının öngörülemez nitelikte uygulanması nedeniyle suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Mahkemenin Değerlendirmesi

Somut olayda mahkeme, nöbetçi olması nedeniyle KHO'da bulunan ya da çağrı üzerine gelen personelden darbe girişimi yaşandığını öğrenen ya da yaşadıkları sıra dışı olaylar itibarıyla bundan şüphelenenlerin bir kısmının kanunsuz emirlere muhatap olmamak için KHO'dan ayrıldığını tespit etmiştir. Diğer yandan mahkeme, darbe girişimi yaşandığının saat 03.00 ve sonrasında her yönüyle anlaşıldığını, buna karşın duyuru şeklinde ya da denk gelinen personele bizzat söylenmek suretiyle kanunsuz olarak silah alınması yönünde emir verildiğini, personelden bazılarının bu emri duymaması nedeniyle, emirden bilgisi olanlardan bazılarının ise inisiyatif kullanarak silah almadığını vurgulamıştır. Dolayısıyla KHO'dan ayrılan ya da söz konusu kanunsuz emir doğrultusunda silah almayan personelin darbe girişimi kapsamında icrai hareketlerde bulunmadığı sonucuna ulaşarak bu kişiler hakkında Anayasa'yı ihlal suçundan beraat kararları vermiştir.

Buna karşılık mahkeme, aralarında başvurucunun da olduğu sanıkların olayın darbe girişimi olduğunun anlaşıldığı saat itibarıyla mühimmatsız şekilde kendilerine dağıtılan tüfekleri alıp verilecek emirleri beklemek suretiyle söz konusu kanunsuz emre uydukları kanaatine ulaşmıştır. Dolayısıyla mahkeme; başvurucunun da darbe teşebbüsü yaşandığını öğrendikten sonra kanunsuz emre uyarak silah alma ve Dekanlıkta bekleme şeklinde, Anayasa'yı ihlal suçuna yardım etme fiili açısından kasta dayalı sorumluluğunu gerektiren faaliyetleri gerçekleştirdiğini değerlendirmiştir.

Dekanlık personeli olan başvurucunun rutin faaliyet olarak ya da acil durumlarda kışlanın emniyetiyle görevli bir birimde görev yapmadığının altı çizilmelidir. Diğer yandan başvurucunun aşamalardaki savunmalarına göre çağrı üzerine KHO'ya gelmesinden sonra saat 01.30 sıralarında sanık Ü.S.nin anlatımları ve izlediği televizyon yayınları itibarıyla darbe girişimi yaşandığı konusunda bilgi sahibi olduğu da anlaşılmıştır. Ayrıca başvurucunun darbe girişimini öğrendiği andan sonra sıralı amiri tarafından verilmiş olsa dahi rütbesi, tecrübesi ve konumu itibarıyla silah alma emrinin kanunsuz olduğunu değerlendirebileceği hâlde bu emre uyarak söz konusu silahı alma yönünde irade gösterdiği sonucuna ulaşmak mümkün görünmektedir. Böylelikle mahkemenin başvurucunun öngörülemez şekilde mahkûm edildiğine ilişkin savunmalarını ayrıntılı bir şekilde değerlendirdiği ve gerekçeli kararında belirttiği üzere başvurucunun eylemlerini değerlendirirken rütbesini, askerî hiyerarşideki konumunu, buna göre sahip olduğu mesleki bilgi düzeyini, yaşını ve somut olaydaki hareket tarzını da gözönünde bulundurduğu açıktır.

Başvurucu; teslim aldığı silahın mühimmatsız olduğunu, teslim edene kadar silahı sanık Ü.S.nin odasında bıraktığını ve yanında taşımadığını savunmuştur. Mahkeme ve bölge adliye mahkemesi ise darbe girişiminden haberdar olduktan ve KHO'da askerî usullere uygun olmayan olaylar yaşandığını öğrendikten sonra personelden bazısının KHO'yu terk ettiğine, bazısının da silah alma emrine uymadığına dikkat çekmiş, bununla birlikte aralarında başvurucunun da olduğu bazı sanıkların ise eğitim kıyafeti giyerek görev yerlerinde kaldıklarını, silah aldıktan sonra da kendilerine verilecek görevleri yerine getirmek için beklediklerini vurgulamıştır. Dolayısıyla silahın darbe girişimi yapıldığının açıkça anlaşıldığı bir saat diliminde alınması, korkutucu gücü itibarıyla dahi atılı suçun işlenmesi açısından söz konusu silahın varlığının tek başına elverişli araç olması ve başvurucunun icrai hareket olarak bu silahı teslim alıp yeni bir emir verilmesi hâlinde kendi ulaşabileceği bir yerde bulundurması olguları birlikte değerlendirildiğinde söz konusu itirazların mahkemenin ulaştığı kanaat açısından sonuca etkili olmadığı değerlendirilmiştir. Bu itibarla mahkemenin başvurucunun olay gecesi KHO'ya geldikten sonra faaliyetin bir darbe girişimi olduğunu öğrenmesine rağmen silah alınması şeklindeki kanunsuz emre uyarak silah alıp kendisine verilecek emirleri beklemek suretiyle Anayasa'yı ihlal suçunu işleyen diğer faillerin eylemlerine yardım ettiğine, bu suretle atılı suça ilişkin kasta dayalı kusurlu iradesini ortaya koyduğuna, yukarıda söz edilen yargılama konusu fiillerinin görevin ifası kapsamında bulunmadığına ve suçun unsurları itibarıyla oluştuğuna dair değerlendirmelerinin kuralı genişletici bir yoruma tabi tutan, temelsiz, suçun özü ile uyumsuz ve öngörülemez olduğu söylenemez.

Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle suç ve cezaların kanuniliği ilkesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.

{ "vars": { "account": "G-DWD9KP42D3" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } } < type="adsense" data-ad-client="ca-pub-7735276658433681">