Ekmek ve Gül ifadesi, 20. yüzyılın başında, özellikle 1908 Lawrence, Massachusetts tekstil grevleri sırasında ortaya çıktı. Bu grevlerde çoğunluğu kadın olan işçiler, daha iyi ücret (ekmek) ve daha insanca bir yaşam ile sosyal haklar (gül) talep etti. Kadın işçiler yalnızca hayatta kalmayı değil, onurlu bir yaşamı da istiyordu. Bu nedenle mücadele, salt ekonomik taleplerin ötesine geçerek toplumsal bir özgürleşme talebine dönüştü.
Ekmek ve Gül, işçilerin emeğinin karşılığında yalnızca yaşamlarını sürdürmeyi değil, yaşamın güzelliklerini de hak ettiklerini vurguluyordu. Bugün Ekmek ve Gül, yalnızca ücret ve sosyal hak taleplerini değil; kadınların özgürleşmesini, bakım emeğinin toplumsallaşmasını, eğitim ve sağlık haklarını kapsayan geniş bir mücadelenin sözü olarak varlığını sürdürüyor. Kadın emekçiler için neoliberal esnek çalışma politikalarına karşı yürütülen mücadelede Ekmek ve Gül, hem tarihsel bir miras hem de güncel bir direniş sembolüdür.
Esnekliğin Söylenceleri: Kadına Lütuf Gibi Sunulan Sömürü
İçinden geçtiğimiz dönemde ülke derin bir iktisadi krizin içindedir. Ekonomik göstergeler, yalnızca bugünün değil, yakın geleceğin de karanlık olduğunu göstermektedir. Gelir adaletsizliği, işsizlik ve güvencesizlik giderek artarken sınıfsal eşitsizlikler daha da derinleşmektedir. Bu krizin en ağır yükünü ise kadın emekçiler taşımaktadır. Çünkü kadınlar yalnızca sömürünün değil; aynı zamanda kadınların bireysel ve toplumsal varoluşuna yönelik politik, kültürel ve ideolojik saldırıların da hedefindedir.
Esneklik, neoliberalizmin en belirgin simgelerinden biridir. Son kırk yılın emek rejimi bu kavramla özetlenebilir. Sermaye, her teknolojik gelişmeyi, her ekonomik dalgalanmayı ya da her toplumsal dönüşümü “değişen koşullara uyum” bahanesiyle esnek çalışmayı dayatmak için kullanmıştır.
Neoliberal dönemde çalışma ilişkilerinde öne çıkan esneklik kavramı, özellikle kadın emeği açısından ideolojik bir yeniden tanımlama sürecinin merkezinde yer almaktadır. Esnek çalışma biçimleri, sermaye tarafından çoğu zaman “kadın dostu” politikalar olarak sunulmakta; bu sunum, görünürde çalışma yaşamı ile aile yaşamı arasında denge kurma iddiasına dayanmaktadır. Çalışma saatlerinin azalacağı, ulaşım sürelerinin kısalacağı, biyolojik ritme uygun çalışma düzenlerinin oluşturulacağı ve kadınların hem çocuk bakımını hem de ücretli emeği sürdürebileceği ileri sürülmektedir.
Ancak bu “iyimser” anlatılar, neoliberal ideolojinin kadın emeğini yeniden örgütleme stratejilerinden biridir. Söz konusu politikalar, kadınların üretim ve yeniden üretim alanları arasındaki tarihsel gerilimi çözmekten çok, bu gerilimi sermaye birikimi lehine derinleştirmektedir. Kadına “çocuk bak, ev işini yap, bir de çalış” denilmekte; buna da “özgürlük” ya da “seçme hakkı” adı verilmektedir.
Esnek çalışma biçimleri gerçekte kadın emeğini daha güvencesiz, parçalı ve denetimsiz hâle getirir. Kadın, ev ile iş arasında gidip gelen bir üretim makinesi olarak konumlandırılır. Ücretli çalışma alanında düşük ücret, yarı zamanlı istihdam ve sosyal güvencesizlikle; ücretsiz emek alanında ise bakım ve ev içi yüklerle karşı karşıya kalır. Böylelikle kapitalist üretim ilişkileri, kadının emeğini, zamanını ve kimliğini metalaştırmanın yeni yollarını bulmuş olur.
Bu bağlamda esneklik, kadın emeğini görünürde özgürleştirirken gerçekte sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden disipline eden bir düzenleme biçimidir. Kadın, çalışma yaşamına katılımı artmış bir özne gibi gösterilir; oysa bu katılım güçlenme değil, piyasaya daha derin bir bağımlılık anlamına gelir. Kadının toplumsal varlığı, üretim sürecinin sınırlarını aşamaz hâle getirilir.
Esnek çalışma politikaları kadın emeği açısından bir “özgürleşme” değil; tersine neoliberal kapitalizmin cinsiyet temelli işbölümünü yeniden üretme aracıdır. Bu düzenlemeler, kadını hem üretim hem de yeniden üretim süreçlerinde vazgeçilmez ama değersiz bir emek konumuna sabitlemekte; onu görünmez bir sömürü ağının merkezine yerleştirmektedir.
Dört Yandan Kuşatma: Kadın Emeğine Yönelik Şiddet
Esnek çalışma, kadın emekçiler üzerindeki şiddeti dört yönden derinleştirmektedir: piyasa şiddeti, işyeri şiddeti, yeniden üretim alanının şiddeti ve gerici şiddet. Yakından bakıldığında esnek çalışma, kadın emekçileri doğrudan emek piyasasının şiddetine “fırlatan” bir politika olarak karşımıza çıkar. Emek piyasasına fırlatılan kadınlar; taşeron çalışma, sözleşmeli çalışma, kısmi çalışma gibi güvencesiz istihdam biçimlerine mahkûm edilmektedir.
Esnek çalışmayla birlikte belirli süreli iş sözleşmeleri daha hâkim hâle gelmektedir. Bu sözleşme türü, emekçiler açısından ciddi hak kayıplarına yol açmaktadır. Belirli süreli iş sözleşmeleri, belli bir tarih aralığı için imzalanmakta ve sözleşme bitiminde iş ilişkisi sona ermektedir. Bu durum, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı ve iş güvencesinden vazgeçmek anlamına gelmektedir.
Belirli süreli iş sözleşmeleri, düşük ücretler ve uzun çalışma saatleri; kadın emekçilerin güvencesizliği ve geleceksizliği tüm şiddetiyle yaşamasına neden olmaktadır. Daha çok çalışıp daha az kazanmak, kadın olmakla eş anlamlı hâle getirilmektedir.
Esnekliğin artışıyla kadın emeğinin metalaşma süreci daha da derinleşmektedir. Bu derinleşme, emekçilerin ve özellikle kadın emekçilerin yıllar içinde kazandığı hakların aşınmasını hızlandırmaktadır. Ücret hakkı, çalışma hakkı, örgütlenme hakkı ve sosyal güvenlik hakkı giderek daha fazla erozyona uğramaktadır.
Esnek çalışmanın işyerinde yarattığı şiddet, kadın emeğinin vasıfsızlaştırılması ve ikame edilebilirliğinin artırılması biçiminde de görülmektedir. Farklı istihdam biçimleri, kadın emekçilerin dayanışmasını mümkün kılacak zaman ve mekân örgütlenmesini zayıflatmaktadır. İşyerinde farklı sözleşmelerin bulunması, işçiler arasındaki rekabeti artırmaktadır.
Esnek çalışma, kadın emekçilerin yeniden üretim alanındaki yükünü de ağırlaştırmaktadır. Kadınlar, hem ev içi bakım işlerini hem de ücretli çalışmanın gerekliliklerini aynı anda yerine getirmek zorunda bırakılmaktadır. Ev içi emeğin eşitsiz bölüşümü, toplumsal işbölümündeki eşitsizliklerle katmerlenmektedir. Kadınlar hem piyasaya dönük üretim yapmakta hem ev işlerini yürütmekte, hem çocuk hem de yaşlı bakımı üstlenmektedir. Sağlık ve sosyal güvenliğin kolektif bir hak olarak ele alınmaması ya da bu hakların zayıflatılması, kadının ve ailenin toplumsal işlevlerini de olumsuz biçimde dönüştürmektedir. Bu nedenle insanlar işe gitmek için uyanırken, kadınlar işe uyanmaktadır.
Esnek çalışma, kadınlar üzerindeki gerici baskının da etkisini artırmaktadır. Esneklik anlatısı bir yandan kadınları emek piyasasına katılmaya çağırırken, diğer yandan ailenin ve evin kutsallığını vurgulayan dini ve muhafazakâr değerleri öne çıkarmaktadır. Kadınların çalışması, ancak evdeki “esas görevlerini” aksatmaması koşuluna bağlanmaktadır. Tüm bunlar, kadın emekçilerin toplumsal yaşamda söz sahibi olabilme ve kendi niteliklerini yitirmeden var olabilme imkânlarını ortadan kaldırmaktadır.
Kadın Direnişinin Ufku
Sermayenin esneklik talebine karşı “nasıl çalışıyoruz ve nasıl çalışabiliriz?” sorusunun yanıtı, emekten yana bilimde ve siyasette yatmaktadır. Teknolojinin sunduğu olanaklar ve emek üretkenliğinin ulaştığı düzey dikkate alınarak, çalışmanın ve çalışma saatlerinin nasıl düzenlenmesi gerektiğine dair söz, emek cephesine ait olmalıdır.
Kadın emekçilerin mücadelesi; üretimin özel mülkiyet dışında, kolektif olarak örgütlenip yönetilebileceği; çalışmanın, eğitimin ve sağlığın birer hak olarak düzenlenebileceği; herkesten gücüne göre, herkese gereksinimine göre bir paylaşımın mümkün olabileceği yeni bir toplum fikriyle birlikte düşünülmelidir. Bu süreç kadın emekçilere dışsal değildir. Aksine, onların deneyimleri, birikimleri ve mücadeleleri bu arayışlara ışık tutmaktadır.
Bugün kadın emekçiler, güvencesizliğe boyun eğmek yerine seslerini yükseltmekte; kendi emeklerinin değerini görünür kılmak için direniş örgütlemektedir. Ev, bakım ve ücretli emeğin kesiştiği noktada kadınlar, zamanlarını ve sınırlarını koruma mücadelesi vermektedir. Esnek çalışmanın yarattığı belirsizlikler ve adaletsizlikler karşısında yalnız olmadıklarını görmek, kadınları kolektif eyleme, dayanışmaya ve örgütlenmeye yöneltmektedir. Kadınlar yalnızca bireysel taleplerle sınırlı kalmamakta; ücret eşitsizliğine, sosyal hak eksikliğine ve görünmez emeğin normalleştirilmesine karşı politik talepler üretmektedir.
Koyu karanlık, sağlam bir kararlılık yaratır. Kadını prangalayan çalışma düzeni ne kadar şiddetlenirse, mücadele de o kadar kadınlaşır. Kadınlar, gösterdikleri direnç ve inatla hayata umudu ve kararlılığı armağan etmektedir. Onların sesi, sözü, iradesi ve eylemliliğiyle mücadele sürmektedir. Bitmemiştir; dünde kalmaz, şimdiyi kurar ve yarınsızlığa direnir.