İnsan ömrü boyunca kendine doğru yürür. Her durak, her karşılaşma ve her imtihan bu yolculuğun anlamını derinleştirir. Dr. Fatma ALACA’nın “Hangi Bağın Bağbanısan, Gülüsen?” adlı denemesi; aidiyet, insanın iç yolculuğu ve kendini arayışını, öğretmenlik deneyimiyle harmanlayarak güçlü bir anlatımla ele alıyor.
Hangi Bağın Bağbanısan, Gülüsen?
Bazı insanlar vardır; hayat onların omzuna yalnızca görev yüklemez, cevabı ömür boyu aranan sorular bırakır. O soru bazen bir sınıfta, bazen bir türküde yankılanır. Herkes bir yere ait olmanın huzurunu ararken, onlar gittikleri her yerde biraz misafir kalmanın terbiyesinden geçerler.
Onun hikâyesi de böyle başladı. Mesleğe başladığında elinde bir yoklama defteri, içinde ise çocuk seslerinin geleceğe açtığı kapılara duyduğu inanç vardı. Zamanla yollar, koridorlar, masalar değişti. Bazen bir çocuğun gözlerindeki sıra dışı ışığı fark etmeye çalıştı, bazen de modern dünyanın karmaşası içinde kendine bir yer aradı.
Hayat, ona her yeni görevde başka bir insan manzarası bıraktı. Kimi yerde bir topluluğun ritmine karıştı, kimi yerde yalnızca sesiyle insanların içindeki eski bir hatırayı uyandırdı. Fakat bütün bu geçişlerin içinde değişmeyen bir şey vardı: Bitmeyen bir arayış hissi. Çünkü insan bazen yaptığı işte kendini ve kim olduğunu da anlamaya çalışır. Öğretmenlik, kendi içindeki sesi duymayı öğrendiği uzun bir yol hâline gelmişti. İşte bu noktada kişisel hikâye, insanlığın kadim arayışıyla buluşuyordu.
Yunus Emre’nin “Bir ben vardır bende benden içeri.” sözüyle işaret ettiği hakikat de insanın kendi içine yaptığı yürüyüştü. Geriye şu soru kalıyordu: “Ben kimim?” Eski bir Anadolu türküsünde bir soru daha vardı: “Sen hangi bağın bağbanısan, gülüsen?”
Doğru ya, insan kimi zaman kendini bahçıvan sanır; emek verir, yetiştirir, düzen kurar. Sonra bir gün yetişenin aslında kendisi olduğunu fark eder. Hayatın imtihanları, kırgınlıkları, başarısızlıkları ve güzellikleri onu olgunlaştırmak için vardır. İnsan kendisini en çok geçiş hâlindeyken tanır. Çünkü tekâmül, aynı yerde kök salmaktan çok; farklı iklimlerden geçerken özünü koruyabilmektir. Tasavvufun “seyr ü sülûk” dediği yolculuk da budur: Dış dünyadaki hareketlilik içinde iç hakikate doğru sadeleşmek.
Bu yüzden bazı insanlar hayatları boyunca tek bir sıfatın içine sığamazlar. Onların varoluşu bir meslek tanımından daha geniştir. Zira insan, yaptığı işten çok; o işin içinde yaşadığı dönüşümle anlam kazanır. Ömrün sonuna doğru fark edilen gerçek de budur: Ağır gelen imtihanlar da kısa süren sevinçler de aynı terbiyenin parçalarıdır.
Ve belki hakikate en çok yaklaşanlar, yolda oluşun hikmetini kavrayanlardır. Kim bilir... Belki insanın asıl yurdu, arayışının kendisidir.
Dr. Fatma ALACA
Osmaniye






