Yoksulluk insanı doğrudan kötülüğe itmez; ama çaresizlik, insanın elini kolunu bağlayan görünmez bir ilmektir. Gerçek yoksulluk, yalnızca cebin boşluğu değil, seçeneklerin tamamen yokluğudur. Çünkü özgürlük, istediğini yapabilmekten önce, istemediğine “Hayır” diyebilme gücüdür. Seçenekler tükendiğinde ahlak masadan kalkar, yerine hayatta kalma içgüdüsü oturur; karnı tok, sırtı pek olanların, çaresiz birinin ahlakını yargılaması bu yüzden dünyanın en kolay ve en boş işidir.

Enflasyon Gerçeği Maaşları Eritiyor: Memur Ve Emekliye Acil Düzenleme Şarttır
Enflasyon Gerçeği Maaşları Eritiyor: Memur Ve Emekliye Acil Düzenleme Şarttır
İçeriği Görüntüle

“Yoksulluk ve açlık yürekleri çökertir, ruhları köreltir; insanları acı çekmeye, köle gibi yaşamaya alıştırır” tespiti, bugün yaşadığımız toplumsal gerçekliğin fotoğrafıdır. Açlığın yalnız mideyi değil, zihni de daralttığını görmek zorundayız: İnsan, sürekli kira, fatura, mutfak hesabı yaparken; okuduğunu anlamaya, yeni bir beceri öğrenmeye, sanata-kültüre temas etmeye, çocuğuyla nitelikli zaman geçirmeye mecali kalmaz. Bu, tek tek bireylerin zayıflığı değil; topluca bir ülkenin insan sermayesinin aşınmasıdır. Yoksulluk, uzun vadede yalnız hane bütçesini değil, toplumun ortak karakterini de örseler.

Bugün Türkiye’de açlık sınırı 31.000 lirayı aşmışken asgari ücretin 28.000 lirada bırakılması, “geçim” denen şeyin nasıl bir çıkmaza sokulduğunu açıkça göstermektedir. Yoksulluk sınırının 101.000 lira konuşulduğu bir tabloda, 90 milyonun 13,5 milyonu hariç hemen herkesin yoksulluk sınırı altında yaşamaya mahkûm edilmesi; milyonlardan bilim, irfan, teknoloji, sanat ve kültür üretmesini beklemeyi akıl dışı hâle getirir. Çünkü üretim, yalnız fabrika bandında değil; evdeki tencerede, çocuğun beslenmesinde, gencin hayal kurabilmesinde başlar. Çocukların yeterli beslenemediği, gençlerin hayal dahi kuramadığı, “aile evinde hapsedilmiş” bir kuşağın büyüdüğü bir ülkede, “umut kapısı” diye sunulan vaadlerin çoğu, gerçekte kapı değil duvardır.

Bu tablonun en yakıcı tarafı şudur: İktidar sahipleri, iktidarlarını korumak adına verdikleri sözlerle koltuklarını tahkim ediyor; ancak bu sözlerin yerine gelmesini sağlayacak iradeyi ve adımı ortaya koymuyorsa, toplumda güven duygusu erozyona uğrar. Öte yandan memleket dahilinde seçilenleri seçen halk, zenginlik-refah-huzur-gelecek yerine sloganlara oy veriyorsa; bunun bedelini yalnız bugünün cebi değil, yarının kaderi öder. Siyasetin görevi, halkı duyguların dalgasında yüzdürmek değil; halkın hayatını somut verilerle iyileştirmektir. Sloganla karın doymuyor; sloganla kira ödenmiyor; sloganla çocuk büyümüyor.

Çağrımız nettir: Bu ülkenin geleceğinden söz edebilmek için, önce insanın bugünü kurtarılmalıdır. Ücret düzeni, hayatın gerçek maliyetine göre yeniden kurulmalı; asgari gelir, açlık sınırının altına düşmeyecek şekilde değil, insana yakışır yaşamı sağlayacak biçimde güvenceye alınmalıdır. Barınma, beslenme, sağlık, eğitim ve ulaşım; bir ülkenin “pakete eklenen” kalemleri değil, devlet olmanın asgari sorumluluğudur. İnsan “Hayır” diyebilecek kadar güçlenmeden özgür olamaz; genç, hayal kuracak zemini bulmadan ülke kalkınamaz; çocuk doymazken hiçbir istatistik başarı yazamaz. Bu yüzden mesele yalnız ekonomi değil, onur, adalet ve memleketin istikbalidir.

Ümit DEMİREL
TEÇ-SEN Genel Başkanı