Yoksulluk, açlık sınırının altında ücretle yaşamak, yalnızca “az para” ile idare etmek değildir; hayatın temel ihtiyaçlara indirgenmesi, insanın günlerini sürekli eksilterek sürdürmesi demektir. Böyle bir gelir düzeyinde yaşayan memur, emekli çalışan ve işçi, her ayı “bir şekilde çıkarma” hesabına mahkûm olurken; yoksulluk da geçici bir dönem olmaktan çıkar, kalıcı yoksulluğa dönüşme riskini büyütür. Çünkü borç, eksilen beslenme, ertelenen sağlık, ötelenen eğitim ve yok sayılan sosyal yaşam, zamanla birikerek insanı sadece bugünden değil, yarından da koparır.

Memur, Emekli, Çalışan Memleket Dahilinde Küçük Bir Azınlık Dışında Kimsenin Yoksulluk Dışında Seçeneği Kalmadı
Memur, Emekli, Çalışan Memleket Dahilinde Küçük Bir Azınlık Dışında Kimsenin Yoksulluk Dışında Seçeneği Kalmadı
İçeriği Görüntüle

Bu yüzden yoksulluk ve açlık sınırı, yalnızca bir gelir göstergesi değildir; aynı zamanda bir toplumun vicdanını ve geleceğini ölçen kırmızı alarmdır. Bu sınırların altında yaşayan aileler çocuklarını okula düzenli gönderebiliyor mu, beslenme çantasını doldurabiliyor mu, servis parasını ödeyebiliyor mu? Evdeki ilaç bitince yenisini alabiliyor mu, diş tedavisini ertelemek zorunda mı kalıyor, kronik hastalıklarını “idare” mi ediyor? Sağlıklı gıdaya erişebiliyor mu, yoksa ucuz olduğu için zaruri olarak niteliksiz beslenmeye mi yöneliyor? Bu soruların her biri, yoksulluğun sadece cebin değil, bedenin, zihnin ve umudun da yoksullaşması anlamına geldiğini anlatır.

Yoksulluk ve Açlık sınırının altında yaşam, insanın hayatla kurduğu bağları teker teker zayıflatır: Çocukların ders başarısı düşer, gençlerin özgüveni aşınır, aile içi huzur yerini sürekli gerginliğe bırakır. İnsan, “gelecek” kelimesini kurmaya bile çekinir; çünkü gelecek planı yapmak için önce bugünü sağlam tutmak gerekir. Oysa bugün, milyonlar için kırılgandır. Ücretin yetmediği yerde emek değersizleşir; emeğin değersizleştiği yerde üretim gücü zayıflar; üretim zayıfladıkça ülkenin refahı değil, refahın belli ellerde toplanması büyür. Bu tablo, yalnız ekonomik değil; eğitimden sağlığa, sosyal barıştan kamu düzenine kadar uzanan ağır bir sonuçlar zinciridir.

İşte tam bu noktada, “yama” çözümlerle oyalanmanın değil, yeni bir düzen mimarisi kurmanın zamanı gelmiştir: İnsan onurunu merkeze koyan, emeği kıymetli sayan, ücretleri gerçek yaşam maliyetine bağlayan bir mimari… Çünkü insanın insan gibi yaşaması bir lütuf değil, bir haktır; bu hakkın asgari şartları da pazarlık konusu yapılamaz. Barınma haktır: Güvenli bir evde yaşamak, fahiş kiraya teslim olmamak, ısınırken korkmamak, kışın battaniyeye sığınıp yazın sıcakta bayılmamak haktır. Beslenme haktır: Çocukların proteinle büyümesi, bir öğünün “atlanan” değil “planlanan” öğün olması, sağlıklı gıdanın zenginlere ait bir ayrıcalık sayılmaması haktır.

Sağlık haktır: İlacını almak, muayene olmak, tedaviyi ertelememek; diş ağrısını, gözlüğü, kronik hastalığı “sonraya” bırakmamak haktır. Eğitim haktır: Okul masrafı yüzünden hayalinden vazgeçmemek, kırtasiyeyi dert etmemek, çocuğu çalışmaya zorlamamak haktır. Ulaşım haktır: İşe, okula, hastaneye erişebilmek; bir kentin içinde “gidememek” yüzünden hayattan kopmamak haktır. Isıtma-soğutma, internet ve zorunlu abonelikler artık lüks değil; çağın asgari koşuludur. Bir toplumun insanları iletişimden, bilgiden, ısınmadan mahrum bırakılıyorsa; bu yalnız yoksulluk değildir, hayattan dışlanmadır.

Yeni düzen mimarisi dediğimiz şey tam da budur: Ücreti kâğıt üzerindeki oranlarla değil, mutfağın gerçeğiyle; kira kontratıyla, pazardaki etiketle, eczanedeki fişle, okul masrafıyla ölçen bir sistem. Ve bu sistemin omurgası, “en düşük ücretin” bile insanı ayakta tutacağı bir insani yaşam standardı olmalıdır.

Çünkü insan, yalnız çalışmak için yaşamaz; yaşamak için çalışır.

Çocukların beslenebildiği, emeklilerin nefes alabildiği, gençlerin umut kurabildiği bir ülke; ancak temel ihtiyaçların güvence altına alındığı, emeğin hakkının verildiği, insan onurunun korunarak büyütüldüğü bir düzende mümkündür. Bu zorunluluktur; ertelenemez, küçümsenemez, “sonra bakarız” denemez. Bu, hayatın kendisidir.