Türkiye’nin içinde bulunduğu ağır geçim krizinde artık tartıştığımız şey yalnızca rakamlar değildir. Tartıştığımız şey, insan onuru, adalet, gelecek ve toplumsal dayanma gücüdür. Milyonlarca memur, emekli, çalışan; alın teri döken anneler, babalar; bebekler, çocuklar, gençler ve yaş almış büyüklerimiz, her geçen gün daha derin bir yoksulluğa itilirken, bu günlere “iyi günler” diyebilen bir anlayışla karşı karşıyayız. Bu ülkenin gerçek gündemi; şatafatlı cümleler, suni tartışmalar ve vitrin başarıları değil, mutfağın gerçekleridir.
Yoksulluğu yalnız “paranın azalması” sananlar, meselenin en can yakıcı kısmını kaçırıyor: Gerçek yoksulluk, seçeneklerin yokluğudur. Seçenek bittiğinde insanın hayatı daralır; eğitim ertelenir, sağlık rafa kalkar, beslenme düşer, barınma bir kaygıdan bir tehdide dönüşür. Bu, bireysel beceriksizlik değil; sistemsel bir sıkıştırma hâlidir.
Bugün milyonlar, ayın başında aldığı maaşı, aldığı haftanın ortasında kaybediyor. Market fişi büyüyor, kira büyüyor, fatura büyüyor; gelir ise geriden geliyor. İnsanların “yaşam” dediği şey, hayatta kalmaya indirgeniyor. Toplumun geniş kesimleri sürekli bir eksilme hâlindeyken; bunu görmeyen, görmek istemeyen ya da “normalleştiren” her yaklaşım, yalnız ekonomiyi değil, milletin moralini ve geleceğe tutunma iradesini aşındırıyor.
Çocukların sağlıklı ve dengeli beslenemediği bir ülkede, “kalkınma” lafı havada kalır. Bir çocuğun gün içinde yediği, içtiği; onun bağışıklığıdır, dikkati ve öğrenmesidir, özgüvenidir, geleceğe açılan kapısıdır. Beslenme krizi, sessizce büyüyen bir eğitim eşitsizliği üretir: Aynı sınıfta okuyan iki çocuğun kaderini, evindeki tencere belirlemeye başlar.
Biz umut hakkı derken, tam da bunu kastediyoruz: Çocuklarımızın beslenmesi bir kampanya konusu değil, ülkenin en temel adalet testidir. Çocuğun tabağı boşsa, hiçbir istatistik “başarı” yazamaz.
Gençlerimiz hayal kuramıyorsa, bu ülkenin gelecek kapasitesi zayıflar. Hayal kurmak lüks değildir; bir toplumun yenilik üretmesinin, girişimciliğinin, bilimde-sanat kültürde var olmasının ilk şartıdır. Gençler geçim kaygısı, işsizlik korkusu ve barınma çıkmazı arasında sıkıştığında; “çalış, çabala” öğüdü tek başına anlamını yitirir. Çünkü çalışmanın karşılığı yoksa, çabanın ödülü görünmüyorsa, umut doğal olarak sönmeye başlar.
Biz gençlerimizin, hayallerinin peşinde koşabilen bir gençlik olmasını istiyoruz. Bu ülkenin gençleri, geleceğini başka ülkelerin kapılarında aramak zorunda bırakılmasın istiyoruz. Umut hakkı, gençliğin bu memlekette tutunma hakkıdır.
Anne ve babalar, bu ülkenin görünmeyen omurgasıdır. Evini ayakta tutan, çocuğunu büyüten, yaşlısına bakan, borcunu ödeyen, düzeni sürdüren ailelerdir. Ailenin sürekli borçla, sürekli kaygıyla, sürekli “nasıl yetişecek” telaşıyla yaşaması; toplumsal huzuru kemiren bir gerilim üretir. Bu gerilimin adı yalnız ekonomik stres değildir; gelecek korkusudur.
Biz anne-babalarımızın boynunun bükülmediği, karamsarlığın normalleşmediği, “huzur” kelimesinin yeniden anlam kazandığı bir ülke istiyoruz. Bu da yine umut hakkıdır.
Emeklilik, yılların emeğinin karşılığıdır. Emekli, “geçinmek için yeniden çalışmak zorunda kalan” değil; dinlenebilen, torununa vakit ayırabilen, hayatının kalanını insan gibi yaşayabilen kişi olmalıdır. Emeklinin pazarda eli titreyerek hesap yapması, ilaçla gıda arasında seçim yapması; bir ülkenin vicdanını yaralar.
Emeklilerimizin ikinci baharının gerçek bir bahara dönüşmesi için umut hakkı istiyoruz. Emeklilik, yoksullukla sınanma dönemi değildir; hak edilmiş bir yaşam evresidir.
Memleket dahilinde en düşük maaşın yoksulluk sınırının üzerinde olması bir “lüks” değildir. Bu, toplumsal düzenin asgari güvenlik bariyeridir. En düşük gelir yoksulluk ve sınırının altındaysa; ülke, geniş kesimleriyle sürekli eksilen bir hayata mahkûm olur. O zaman ne eğitimde başarı kalır, ne sağlıkta iyilik hâli, ne kültürde üretkenlik, ne de toplumsal barış.
Bu nedenle, ücret politikaları “kâğıt üstü” rahatlatmalarla değil, gerçek hayat pahalılığı esas alınarak yeniden kurulmalıdır. Memur, çalışan ve emekli, enflasyon karşısında her ay eriyen değil; otomatik korunan bir mekanizmaya sahip olmalıdır. Çünkü alım gücü korunmayan maaş artışı, zam değil, gecikmiş telafidir.
Halkın ve milletin sorunlarıyla değil; milletin zerre-i miskal umurunda olmayan her şeyi gündem yapanlara söylüyoruz: Bu ülkenin gündemi bellidir. Gündem; kira, gıda, fatura, eğitim masrafı, sağlık gideri, ulaşım ve geçimdir. Gündem; çocukların beslenmesi, gençlerin geleceği, ailenin huzuru, emeklinin onurudur. Bu gerçekleri görmeyen her yaklaşım, toplumu daha fazla yorar.
TEÇ-SEN olarak biz; kimsenin susmasını, boyun eğmesini, kaderine razı olmasını istemiyoruz. Biz hak istiyoruz. Biz adalet istiyoruz. Biz umut hakkı istiyoruz.
Bu ülkenin insanı çalışkandır. Bu ülkenin insanı üretkendir. Ama insan, sürekli kaybederek üretken kalamaz. İnsan, her ay biraz daha yoksullaşarak umut taşıyamaz. Umudu diri tutmak için önce yaşamı ayakta tutmak gerekir.
Umut lütuf değildir. Umut haktır.
Bu hakkı; çocuklarımız, gençlerimiz, ailelerimiz, emeklilerimiz ve alın teri döken herkes için savunuyoruz.







